Otomatik Portakal film analizi çözümlemesi ve eleştirisi.

    0
    61
    arama reklamı

     GİRİŞ

    Dünya sinema tarihinde mükemmeliyetçi yaklaşımı, teknik kusursuzluk arayışı ve ince ayrıntıcılığı ile bambaşka bir yeri olan Stanley Kubrick’in bu en önemli eserini, onun anlatım tekniği çerçevesinde inceleyecek , gerek mizansen ve gerekse kamera kullanımında yaptığı seçimlerin filmin temasına ne gibi katkıları olduğunu açıklamaya çalışacağım. Geleceğin İngiltere’sinde şiddetli kaos ortamının olacağını öngören ,mevcut sistemi de bir çok yönden eleştiren bir film olduğu için bu filmi seçtim.

     

    OTOMATİK PORTAKAL FİLMİNİN ÇÖZÜMLEME VE ELEŞTİRİSİ

    1971 yılında  Stanley Kubrick’in yönetmenliğini yaptığı film  Anthony Burgess’in romanından uyarlanarak çekilmiş başarılı filmlerinden biridir. Film geleceğin İngiltere’sinde geçen bir konuyu ele almakla beraber batı toplumunun şiddetini de anlatmaktadır. Film, başta kırmızı, arından mavi renkte bir fon üzerinde eser sahibinin ve yapımcı şirketin adının yazılı olduğu bir jenerik ile açılır. Jeneriğe filmin genelinde sıkça duyacağımız gerilimli bir müzik eşlik etmektedir. Fonda özellikle iç görünün, huzurun rengi olan mavi ile coşkunun, heyecanın rengi olan kırmızının kullanımıyla yaratılan zıtlık, gerilimli bir müzik ile de desteklenerek izleyici , filmin kaosuna hazırlandırılır.

    Bu kısa jeneriğin ardından siyah fondaki Alex’in baş çekimine yapılan sert geçiş ile izleyici adeta filmin orta yerine fırlatılmış bir halde bulur kendini. Alex’in bakışlarındaki sertlik ve bir gözünde hiç kirpik olmayıp diğer gözünde aşırı uzun kirpiklerin bulunmasının yarattığı tuhaflık ile karakterin dengesizliği ve tehlikeli olduğu yansıtılır. Kamera birkaç saniye bu çekimde sabit bir şekilde durmasının ardından yavaşça geriye doğru fiziksel bir kaydırma yaparak Alex’in çete arkadaşlarının ve bulundukları mekanın görünümü yapılır. Burada ilk olarak dikkat çeken ; çete arkadaşlarından farklı olarak Alex’in ayaklarını masaya uzatmış , rahat bir tavır takınıyor oluşudur. Alex sanki grubun lideri gibi bir hava sergiler. Ancak filmin devamında da görüleceği üzere tamamen anarşist fikriyatlı bu grupta, liderlik vasfının olduğu biri bulunmamaktadır. Ama yine de Alex tüm film boyunca izleyiciye diğerlerinden daha üstün, daha girişken olarak sunulur.

    Alex’in rahat duruşunun yanı sıra grup içindeki bu sınıfsal ayrım karakterlerin kostümlerinde de gözlenebilir bir durumdadır. Giydikleri beyaz pantolon ve beyaz gömlekleri ile birbirine benzeyen bu dört arkadaşın her birinin şapkası bambaşkadır. Filmin ana karakteri olan kurnaz ve güçlü Alex’in başında 1900′lü yıllarda kullanılan melon şapka bulunurken, Alex ile grup liderliği konusunda ciddiyetle tartışabilen tek kişi olan Georgie’de genelde hokkabazların kullandığı silindir şapka bulunmaktadır. Bununla birlikte; grupta yaşanan olaylara pek karışmayan, sessizliği ile dikkat çeken Pete’nin başında işçi ve köylü sınıfı ile özdeşleştirilmiş kasket bulunurken, sahip olduğu cüssesi ile grupta Alex’in gücüne tek karşı koyabilecek kişi olmasına rağmen, genelde aptal tavırlarıyla dikkat çeken Dim’de ise başında çok komik duran melon benzeri bir şapka bulunur. Şüphesiz, usta yönetmen yaptığı bu şapka seçimleri ile karakterlerin kişilik betimlemesini yapmış ve grup içindeki eşitsizlik durumunu sergilemiştir.

    Kamera aynı planda fiziksel kaydırma ile biraz daha gerilemeye devam ettiğinde mekanın marjinalliği fark edilir. Plastikten yapılmış çıplak kadın mankenlerden masalar, yine aynı mankenlerden mekana serpiştirilmiş içki muslukları, mekanda ellerindeki bardaktan süt benzeri bir sıvıyı içmekte olan garip giyimli Alex ve tayfasının yanı sıra bir köşede hippiler, bir köşede asker, polis, zenciler ve bir başka köşede birbirine benzer elbiseler giymiş çete üyeleri. Kamera yavaşça yapmış olduğu geri kaydırma boyunca tüm bunları seyircinin rahatlıkla görebileceği uzunlukta görünür kılar. Bu betimleyici plan sayesinde filmin distopik bir dünyada gerçekleşmekte olduğu izleyiciye sunulmuş olunur. Bu uzun giriş planının ardından gölgelerin hakim olduğu basık bir plana geçiş yapılır. Burada Alex ve tayfası köprü altında şarkı söyleyen bir ihtiyara doğru ilerlemektedir. Burada uzun gölgelerin kullanımı ve mekanın basıklığı  yaklaşan şiddetin habercisi gibidir ve beklenen olur. Çete üyeleri bu yaşlı ihtiyarı sebepsiz yere tekme tokat döver. Bunu izleyen sahnelerde Alex ve arkadaşları sabaha doğru kapısında ”Home” yazılı olan bir evi basar ve evin sahibi olan yazarın gözü önünde Alex, yazarın eşine tecavüz eder. Buraya kadar gerçekleşen tüm şiddet eyleminde birincil uygulayıcı olarak Alex’i görürüz. Çetenin diğer üyeleri sanki Alex’in girişimleri sonucu şiddet uygulamaya güç bulan karakterler gibi betimlenir.

    Alex ,grupta ,tetikleyici konumdadır. Kubrick tüm bu şiddet sahnelerinde mağdur kişilerin ruhsal durumunu izleyiciye hissettirmek için sık sık geniş açılı objektiflerle çekilmiş öznel çekimlere yer vermiştir. Bu şekilde izleyici filmin genelinde hakim olan perspektiften farklı bir perspektif ile baş başa bırakılarak şiddete uğrayanın ruhsal çarpıklığı belirginleştirilir. Gecenin sonuna gelinip Alex evine dönerken kamera uzun bir plan boyunca onu fiziksel kaydırma ile takip eder. Bu kaydırma boyunca Alex, çöplüğü aratmayacak olan bir meydanda ilerler. Bu, Kubrick’in yaratmış olduğu distopik evrenin çirkinliğini vurgulamak için tasarlanmış betimleyici bir sahnedir.

    Devamında tıpkı gazinodaki tecavüz sahnesine geçişte yapıldığı gibi tekrardan  duvarda çizili duran bir tablonun yakın planından pan yapılarak Alex’in yıkık dökük apartmanının görüntüsüne geçiş sağlanır. Burada amaç yine; çirkin dünya güzel sanat zıtlığı ve bu zıtlığın bir arada yer aldığı adaletsiz dünyanın sunumudur. Alex’in evine gelindiğinde evin iç düzenlemesinde ,farklı desen ve renkte birçok duvar, rengarenk objeler ve bunların yaratmış olduğu sadelikten uzaklık, yapaylık ve kargaşa hali hakimdir eve. Evin içerisinde yalnızca Alex’in odası diğer odalardan sadeliği ile ayrılmaktadır. Hem de tıpkı para kasalarınınkine benzer bir kapı kilidi ile evin diğer tüm odalarından yalıtılmış bir haldedir bu oda.


    Yapmış olduğu bu detaylı iç düzenlemeler ile aslında yönetmen, karakterleri betimlemektedir. Filmin başından bu yana şiddet yanlısı manik bir karakter olarak sunulan Alex, sabah olduğunda gözündeki takma kirpiği çıkarmış, normal bir gence dönüşmüş ve hatta izleyicinin diğer her odadan daha alışık olduğu bir odada uyanmıştır. Artık izleyiciye garip gelen Alex değil, mor saçlı yaşlı annesi, ondan daha genç yaştaki babası ve onların rengarenk ama kargaşaya boğulmuş yaşam alanıdır .Filmin bu kısmına kadar sunulan kaotik dünya profili ve bu dünyadaki Alex ve arkadaşlarının anarşist tutumu kostüm, makyaj gibi unsurların yanı sıra  kullandıkları dilde de belirir. Çete üyeleri halkın kullanmakta olduğu dili reddedip Rusça kökenli Nadsat dilinde kendi jargonları ile konuşmaktadırlar. Özelliklede Alex, manik depresif kişiliğinin tam tersi ölçüde bir centilmen kadar güzel konuşabilmektedir bu dili.
    Filmin geneline hakim olan bu kaotiklik, şiddet ve seks sahnelerine zıt düşecek şekilde kullanılan klasik müzik parçaları ile de sürdürülmeye devam eder. Bu özellikle çetenin kendi arasında kavga ettiği slow motion sahnede doruk noktaya ulaşacak şekilde sergilenir.
    Filmlerinde müzik seçimi konusuna ayrı bir özen gösteren Kubrick, bu filminde de müziği temayı destekleyecek ve hatta kimi yerlerde anlamca görseli aşacak ölçüde yerleştirmiştir. Şiddet tutkunu Alex’in  Beethoven sevgisinin birçok yerde vurgulanışı da buna örnektir. Ve hatta onun şiddet eylemlerine ve düşlerine eşlik eden Beethoven’dan ilham aldığını dahi söyleyebiliriz. Güzel konuşmayı bildiği kadar güzel müzikten de anlayan Alex için çizdiği bu çelişkili karakter profili ile yönetmen, filmin zaten var olan kargaşasına bir yenisini daha eklemiş bulunur. İlerleyen sahnelerde yaşlı bir kadını soymaya gittiklerinde Alex, kadının direnmesi sonucu ona eline geçirdiği penis heykeli ile karşılık verir ve kadının ölümüne sebep olur. Bu sırada polis sirenleri duyulur. Arkadaşları ona oyun oynamış, onu ihbar etmişlerdir. Oradan kaçmaya çalışırken de diğer çete üyeleri tarafından başına bir şişe ile vurularak oracıkta bırakılır.


    Birbirini ardı sıra izleyen bu sahnelerde ilk olarak göze çarpan; kedileriyle yaşayan, yalnız ve yaşlı kadının evinin duvarlarını dolduran çıplak kadın tabloları oluyor. Kubrick bu tabloları eşi Christiana Kubrick’e filme özel olarak çizdirmekle birlikte bu ana kadar kullandığı çirkin dünya – güzel sanat zıtlığını yaratma kaygısının yanı sıra sanatın hayatımızdaki konumuna da vurgu yapmaya başlıyor. Güzel ve ideal olana erişme çabası olarak nitelendirilen sanatın; nü olarak, yaşlı kadının yaşam alanının dört bir yanını donatmış olduğunu görüyoruz. Bir köşede durmakta olan erekte penis heykelini Alex’in kurcalaması üzerine telaşlanan ve hiddetlenen yaşlı kadının, eline geçirdiği Beethoven heykelciliği ile Alex’e saldırması ve Alex’inde onu erekte penis heykeli ile öldürmesi bu sahnede izleyiciye sanatın şiddet ile içiçe geçmiş olduğunu bütünüyle sunmaktadır. Alex’in yakalanması ve ardından hapse atılması ile film, artık suç – ceza ilişkisini ve hapishane sistemini sorgulamaya başlar.

    Gittiği hapishanede aşırı resmi davranışları ile dikkat çeken gardiyanın üniforması ve jestleri ile Hitler’e benzetilişi ve  suçluların görevlilere yaklaşmasını önlemek için masaların önüne çizilen garip beyaz sınırlar, yönetmenin hapishanelerdeki anlamsız kurallara ve devlet dairelerindeki abartılı resmiyete yöneltmiş olduğu birer eleştiridir . Alex buradan kurtulmak için uslu bir çocukmuş gibi davranır. Hapishane rahibinin gözüne girmek için İncil okur ancak okurken düşlediği İsa’nın çektiği acılar değil İsa’ya acı çektirenlerin aldığı hazdır. Yani onun için içsel olarak hiçbir değişim gerçekleşmemiş, aksine o hala eskisi gibi şiddeti arzulayan bir bireydir. Diğer suçluların pazar vaazındaki davranışlarına da baktığımızda değişmeyenin yalnızca Alex olmadığını görüyoruz. Burada yönetmen, hapishane sisteminin birey üzerinde herhangi bir içsel yaptırımı olmadığını, kötülüğü seçenlerin daima kötü olacağını iletmek ister izleyiciye . Alex buradan Ludovico tekniğine denek olmak koşulu ile iki sene sonra ayrılır. Beynine takılı çeşitli aletlerle, suç görüntüleri ve klasik müzik dinletilerek gerçekleştirilen bu beyin yıkama tekniği hükümetin yaklaşan seçimler öncesi politik çıkarlar doğrultusunda uygulamaya sokmayı düşündüğü bir çalışmadır.

    Alex’te insana seçme hakkı tanımayan, onu tıpkı bir robota çeviren bu çalışmanın ilk kurbanı olur. Buraya kadar seyircinin  mesafeli şekilde yaklaştığı Alex, artık mağdur konuma düşmesi ile seyircinin özdeşleşebilmesine olanak tanır bir konuma geçer. Film, asıl sorgulatılmasını istediği ”İnsan iyilik yapma özgürlüğü elinden alınırsa gerçekten iyi bir insan mı olur ?” sorusunu izleyiciye buradan itibaren yöneltmeye başlar ve normale dönen Alex’in klasik müzik eşliğinde düşlediği seks sahnesi ile de sonuca bağlanır.

     

    Şiddet ve İnsanlık: Otomatik Portakal filminin felsefi açıdan analizi

    Otomatik Portakal filminde en şaşırtıcı şey, toplumun bakış açısının kahramandan daha ahlakdışı olmasıdır. Diğer bir deyişle, Alex’in zorbalığına maruz kalan iyi vatandaşların sadece korunmasını garanti altına alan bir gücün altındaki acıklı halini görürüz. Filmde idealizm yoktur. Polisler, eski suçlular; sosyal hizmet uzmanları ise politika içindeki suçlular ile omuz tokuşturan elit kesimden insanlarıdır. Bakan, kendi yerini korumak için halkın nabzını yoklayan ve karşı partinin düşmanı olan, yazar ise karısı asistanı tarafından taciz edilen entrikacı insanlardır. Alex ise insanların böyle bir durumda meydan okumak yerine başkalarının bireysel tercihlerine boyun eğilmesine dayanamıyor.

     

    Şiddet ve Cinsellik: Otomatik Portakal filminin psiko-analitik teoriye yaklaşımı

    Stanley Kubrick, Antony Burgess’in romanına sadık kalarak seks manzaralarını, pornografik resimler, çıplak kadın figürlü ahşap heykeller, dev penis heykelleri ile yansıtmıştır. Alex’in şiddet alışkanlığının temelini acımasız bir ironi içinde sosyal hayat ve kültürle ifade etmek daha akla yatkındır. Açık-fosforlu renklerin insanlarca saç rengine kadar kullanılması fütüristik dünyanın göstergesidir. Bununla yüzleşen grup olarak Alex ve çetesi ise beyaz giyinirler. Ayaklarında asker botları ve başlarındaki siyah şapka ile başka bir çağı simgelemektedirler. Rafine görünümleri, eylemlerindeki vahşilik ile arasındaki zıtlığı güçlendirmektedir. Freud, Kubrick’e esin kaynağı olmuştur.

    Otomatik Portakal filminin saykodelik estetiği sinema tarihinin eşsiz filmlerinden biri haline gelmesine neden olur ve film sonrasında kendisine atıfta bulunulan bir klasik durumuna gelmiştir. Öyle ki Otomatik Portakal şimdilerde bir çok klişenin dayandırıldığı filmlerden olmuştur diyebiliriz. Bir bilim kurgu filmi olarak diğer yandan bu derece gerçekçi toplum analizi yapan film, Stanley Kubrick’in yaşadığımız bu korkunç alaycı dünyayı yansıtan çarpıcı aynası olarak kalmaya devam ediyor. Otomatik Portakal gerçekten de mükemmel bir felsefi filmdir.

     

                                                           SONUÇ

    Kubrick sinemanın yeni ve edebiyattan daha sembolik bir sanat olduğu bilincindedir, ve bu bilgisini kullanmaktadır.Film boyunca kullanılan olaylar yada kurgulamalar kitapta mevcuttur, fakat bir bütünlükleri yoktur.Bu sebeple yorumlamak özel bir önem taşır kubrickin yaptığı eklemeler çıkartmalar değişiklikler yeni bir eser ortaya çıkartmıştır.

    Leave your vote

    0 points
    Upvote Downvote

    Comments

    0 comments

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz