Yirminci Yüzyılın Başında Amerikan Sineması

    0
    108
    Lumiere Kardeşler
    arama reklamı

    Hareket anlamına gelen Yunanca cinema ile yazmak anlamındaki graphein sözcüklerinden üretilen Fransızca cinematographie’nin (sinematografi) kısaltılmışı olan sinema, 1895’ten itibaren sürekli buluşlarla geliştirilerek yüzyılımızda bütün diğer sanatların bileşimi niteliğindeki çok geniş ve popüler bir konuma erişen sanat ve endüstri dalıdır.

    Bu teknolojik baş döndürücü gelişme de sinemanın bir eğlenti ve dinlenme aracı olmasından başka bir anlamda sanat olmasının da etkisi olmuştur. Hatta bir adım öteye giderek sinemaya tüm sanatların mirasçısı gözüyle bakabiliriz.

    Amerikan sinemasının, sinema tarihinde önemli bir yeri vardır; Amerikan sineması, oyuncu ve yönetmenleriyle, starlık sistemini getirmesiyle hâlen de adından söz ettiren Hollywood stüdyolarıyla dünyada söz sahibi olmuştur. Hollywood’da büyük stüdyolarda her alanda uzmanlaşmış elemanlarla güçlü bir sanayi özveri ve büyük bir çabayla çalışmaya başlamış, bu sanayinin ürünleri de yurt içi ve yurt dışında değerlendirilmiştir. Bir yandan da Amerikan Film Yapımcıları ve Dağıtımcıları Derneği kurularak sinemanın derlenip toparlanması sağlanmış, kendi kendini denetleme kuruluşu kurularak sinemanın gelişimine katkıda bulunulmuştur.

     

    Sinemanın babaları diye bilinen Lumiere Kardeşler, 1897’de Paris’te bir sinema salonu kurmuşlardı. 1902’de Los Angeles’te bir sinema salonu daha kuruldu ve biraz şans biraz da Amerikan tüketiminin doruk yılları olan 1900’lü yılların etkisiyle de zamanla Los Angeles, Batı sinemasının merkezi hâline geldi. Sinemanın dünya üzerinde gelişmesinin önündeki en önemli engel kurgunun, yani anlatının olmamasıydı. O zamana kadar “olanı” anlatan sinemacılar, sessizliğin de verdiği rahatlıkla yeni oyuncular bulmak zorunda kalmamışlar ancak bunun sonucu olarak, herhangi bir oyuncuyu ünlü yapamamışlardır. Fransız Georges Melies, sinemada kurgu tekniğinin ilk geliştiricisiydi. Biraz kurmaca, biraz illüzyon katarak çektiği filmler büyük ilgi görmüştür. Bütün bu gelişmelere rağmen yüzyılın başlarında sinema endüstrisinin liderliği hiçbir ülkede değildi. Almanlar rejim propagandası için, İngilizler çekmesi gereken yüzde beşlik kota için film çekiyordu. İtalyanlar ise çok geride kalmıştı. Ancak Fransızlar ve Amerikalılar sanayileşme yolunda çok büyük adımlar atıyordu. Bu çekişmede, Amerikalılar, liderliği kaptı ve Amerikan sinema devrimi başlamış oldu. 20 yy.ın ilk yarılarına, bir anlamda kurgunun gelişimine kadar “anlatı”, sinemanın geri planda kalan bir ögesi oldu. Bir hikâye anlatmaya yönelik ilk dönem filmlerinin en iyilerinden biri, Edwin Porter’ın “The Great Train Robbery” (Büyük Tren Soygunu, 1903) filmidir. On dakika süren tek makaralık bu film, on dört sahne içinde bir tren soygununu, ardından kaçışı ve soyguncuların yakalanışını anlatır.

    Büyük tren soygunu Lumiere kardeşler

    İngiltere’de ise daha 1901’de “Fire” adlı kurgulu bir film yapılmıştı. Fransa’da Georges Melies muhtemelen dünyanın iki makara uzunluğundaki ilk filmi “Voyage a Travers l’Impossible”ı çekmiş, 1912’de ise Sarah Bernhardt’ın başrol oynadığı dört makara uzunluğundaki “Queen Elizabeth” çekilmişti. İtalya’da Enrico Guazzoni’nin yönettiği “Qua Vadis”, bunun iki katı uzunluğundaydı ve seyircilerin bir iki dakikadan fazla oturmayacaklarını düşünenler yanılmıştı. Yine İtalya’da Giovanni Pastrone’nin üç saatlik filmi “Cabiria” çekildi. Böylece sinemada bir gece geçirmek tiyatroya gitmenin alternatifi olmuştu. Bu aşamada sinema endüstrisi tek bir ülkenin egemenliği altında değildi. Birinci Dünya Savaşı’na değin bu böyle sürdü. Gelişmeler Amerika’da olduğu kadar Avrupa’da da aynı hızla sürüyordu ve sinema bir anlamda serbest bir pazardı. Filmler sessizdi ve hiçbir dil engeli yoktu. Birçok ülke film ithal ettiği kadar üretip ihraç ediyordu. Star sistemi henüz yoktu. Bilinen ilk sinema oyuncusu olma özelliği gösteren kişi, kariyeri pek de parlak olmayan ve 1920’lerde yıldızı sönen Florence Lawrence’dir.

    Yüzyılın başlarında Amerika’nın büyük kısmı İngilizceyi iyi konuşamayan göçmen nüfustan oluşuyordu. Bunlar için sinema, tiyatro ve kitaptan daha önce geliyordu. Hatta sessiz sinema ve basit öyküler bu kitlenin ilgisini çekiyordu. Amerika’da sinemaya olan talebin büyümesinde 1917’ye kadar dışında kalmaya çalıştığı savaşın katkısı da büyük oldu. 1914 ve 1918 yılları arasında Avrupa’da, film yapımı sürse de pek öncelik taşımıyordu. Amerika da ithalattaki düşüşü karşılamak ve kendi üretimini artırmak zorunda kaldı. Bu on yılın sonunda Hollywood, New York’un yerini alarak bu endüstrinin merkezi olmuş ve Amerika dünya pazarında söz sahibi olma yoluna girmişti. 1920’lerde Amerika, film üretiminde dünyada lider durumundaydı denilebilirse de sinemanın bir sanat biçimine dönüştürülmesine katkısı pek yoktu diyebiliriz. Ancak bu tarihlerde Hollywood’un elinde Charlie Chaplin gibi son derece yaratıcı bir sanatçı vardı. Sesli sinemanın büyük bir hamle yaptığı 1930’lu yıllar süresince Hollywood dünya sinemasının başkenti hâline geldi ve birçok kaliteli film üretti.

    Frank Capra, John Ford filmlerinin yanısıra William Wyler , “Çıkmaz Sokak” (1937), “Jezebel” (1938), ve “Ölmeyen Aşk”ta (1939), sanat gücünü ortaya koydu. Chaplin’in “Asri Zamanlar”ı yaptığı dönemde ünlü çizer Walt Disney de canlı resimleri gerçek bir sanayi hâline getirdi. Bir yandan Mickey ve Donald dizilerine devam ederken öte yandan “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” (1938) gibi uzun metrajlı filmler gerçekleştirerek canlandırma sinemasına bütünüyle egemen oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkan tek ülke olan ABD, “dünya liderliği” ve sosyalizmin çökertilmesi yolundaki çabasında sinemaya (Hollywood’a) önemli görevler biçmişti. Batı Avrupa’nın ekonomik anlamda güçlendirilmesini ve “Amerikan yaşam tarzı”nı benimsemesini hedefleyen Marshall Planı, buna iyi bir örnektir. Fransa’nın Nazi işgali altında olduğu yıllarda iktidardaki Vichy Hükümeti, Hollywood yapımı filmlerin ülkeye girmesini yasaklamıştı. Alman işgalinin sona ermesinden hemen sonra, ABD ordusunun psikolojik savaş bölümü, yeni gösterime girmiş dört yüzden fazla Amerikan filmini, Fransa’da dağıtılması için Amerikan dağıtımşirketlerine teslim etmişti. ABD, Marshall Planı çerçevesinde savaş borçlarının silinmesi ve maddi yardım hak etmesi için Fransız Hükümeti’ne kilit sanayi kollarında kendisine ayrıcalık tanınmasını istemişti. Bu antlaşma 28 Mayıs 1946’da imzalandığında, ayrıcalık istenen kilit sanayi kolları listesinde sinema endüstrisi de bulunuyordu. Bu müdahale tavrı, Fransa’yla sınırlı kalmadı İtalya, İngiltere ve Almanya da pastadan payını aldı. Bir süre Hollywood sinemasına karşı dayanan ulasal sinemalar, bir süre sonra etkinliklerini yitirerek Hollywood’a yenik düştüler.

    Kökleri daha öncesine dayanan ama özellikle 1960’lı yıllarda ivme kazanan “siyasal sinema”, sinemaya yalnızca dolaysız olarak siyasallığı sokmakla kalmayıp, sinemanın daha 1920’lerde özellikle Sovyet sinemacılar tarafından atılmaya başlanan kuramsal temeline de ciddi katkıda bulundular. Fransa’da Chaiers du Cinema dergisi etrafında gelişen ve “Yeni Dalga” akımında somutlanan Avant Garde hareketin yanı sıra, İtalya’da varolan muhalif kültür ögelerini kullanarak sinemada “gerçekçilik”i geliştiren “Yeni Gerçekçilik”, bunlara paralel olarak kuramsal bir yapı üzerinde şekillenen yeni İngiliz sineması “Free Cinema” ve Amerika’da Hollywood’a tepki olarak gelişen “Yeni Hollywood” bunlara sunulabilecek en iyi örneklerdir.

    Bu dönemde, ticari ilişkileri reddeden, sinemayı bir seyirlik eğlence olarak değil, zihinsel bir etkinlik, entelektüel bir üretim olarak gören ve Hollywood sinemasının getirdiği estetik kalıpları “zedeleyen” bir sinema tarzı ön plana çıkıyordu. Hollywood sineması kendi geleneği üzerinde varlığını sürdürürken, alternatif-muhalif sinema da Hollywood ilişkilerinin dışında kalmış bir sinemayı kendisine dayanak noktası yapıyordu. Hollywood sineması bugün de geçmişte olduğu gibi açıktan siyasal-ideolojik mesaj vermez. Kendi ideolojisini seyirciye dolaylı yollardan ve farkettirmeden benimsetmeye çalışır.

    Kaynak :Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geliştirilen modülden alıntı yapılmıştır

    Leave your vote

    0 points
    Upvote Downvote

    Comments

    0 comments

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz